21 Ekim 2018 Pazar
Anasayfa Obezite

OBEZİTE

 

Obezite nedir ?

 

Obezite; vücuttaki yağ kütlesinin artması sonucu ortaya çıkan, yasam kalitesini bozucu nitelikte, birçok hastalığın oluşmasına sebep olan, kalıtsal ve toplumsal öneme sahip olan bir hastalıktır.

 

Bir başka tanıma göre, kronik bir hastalık olan obezite, vücutta alınan enerji ile harcanan enerji arasındaki mevcut dengenin, alınan enerji tarafına doğru kayması ile ortaya çıkar.

 

Genellikle es anlamlı kullanılsa da kilolu olmakla şişman olmak birbirinden farklı kavramlardır. Kilo, vücuttaki kas, kemik ve yağ dokusunun dahil olduğu toplam vücut ağırlığını ifade ederken, şişmanlık; özellikle vücudun yağ dokusundaki artışı tanımlamaktadır. Aynı yaş grubundaki kadınlar ve erkekler vücut bileşimi açısından değerlendirildiğinde, genellikle kadınlarda vücuttaki yağ miktarının, erkeklerden daha fazla olduğu belirlenmiştir. Kadınlarda, toplam vücut ağırlığının %26.9’u, erkeklerde %14.7’si yağ kitlesidir.

 

Obezite son 20 yılda pek çok ülkede artış göstermiştir. Batılı yaşam biçimini benimseyen ülkelerde bir epidemi halini almıştır.

 

Dünya Sağlık Örgütü , Beden Kitle İndeksi'nin 25,1 ile 29,9 arasında olmasını fazla kilo, 30 ve üzerinde olmasını obezite, 40 ve üzerinde olmasını da morbid obezite olarak tanımlar.

 

Obezite görülme sıklığı

DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü) verilerine göre, dünyada 400 milyonun üzerinde obez ve 1.6 milyar civarında kilolu kişi bulunmakta olup, bu sayının 2015 yılında sırasıyla 700 milyon ve 2.5 milyara çıkması beklenmektedir.

Amerika’da yetişkinlerin yarısından fazlasının aşırı kilolu olduğu ve BKİ (Beden Kitle İndeksi)’lerinin 25 kg/m2 ’den fazla olduğu, yapılan çeşitli çalışmalarda şişmanlığın yetişkinlerde ve ergenlik çağındaki gençlerde arttığı görülmüştür.

Güney ve Orta Amerika'nın ve Güneydoğu Asya'nın gelişmekte olan ülkelerinde, obezite artan refah düzeyi ve milli gelirin normal bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

İtalya'da yapılan bir çalışmada 6-13 yaş arası çocukların %5.8'inin, Kanada'da yapılan benzer bir çalışmada ise 5-13 yaş grubu çocukların %8'inin obez olduğu saptanmıştır.

Avusturalya’da yapılan bir araştırmada da yetişkinlerin %30.3’ü hafif şişman, %12.7’si şişman olarak belirlenmiştir.

 

Türkiye'de obezite

Türkiye’deki obezite prevalansına ilişkin en geniş kapsamlı araştırma Türk Kalp Vakfı tarafından 1991 yılında yapılan ‘Türkiye’de Erişkinlerde Kalp Hastalığı Risk Faktörleri (TEKHARF) çalışmasıdır. Bu çalışmanın bir bölümü olarak yürütülen obezite taramasında prevelans kadınlarda %28,5 , erkeklerde %9 olarak bulunmuş;1995 yılında yapılan takip çalışmasında 25-44 yaş grubundaki kadınlarda ve 25-35 yaş grubundaki erkeklerde BKİ’nin önemli ölçüde artış gösterdiği saptanmıştır .

Obezite Araştırma Derneği ve TEKHARF’ın 1997-1998 yıllarındaki çalışmalarında toplumumuzda BKİ >25 olanların oranı erkeklerde %18-20, kadınlarda %27-34 olarak bulunmuştur. BKİ >30 kg/m olan obezlerin oranı ise erkeklerde %24, kadınlarda %32 gibi yüksek değerler olarak tespit edilmiştir.

Ülkemizde 2000 yılında Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) Sağlık Özel İhtisas komisyonunun bölgesel araştırmalara dayalı olarak hazırladığı raporda yetişkin kadınların %33’ünün kilolu, %19’unun şişman, erkeklerin ise % 10’unun kilolu ya da obez olduğu bildirilmiştir.

 

Obezitenin yol açtığı sağlık sorunları

Şişman kişilerde normal kilolulara kıyasla hastalık ve ölüm riski belirgin olarak artmaktadır. Kilo artışı ile birlikte özellikle kardiyo-pulmoner sistem hastalıklarında belirgin artış olmaktadır.

Obezite bazı kanser türleri ile de ilişkili bulunmuştur. Obezite ile erkeklerde kolon, rektum, prostat kanseri artarken kadınlarda ise rahim, safra yolları, meme ve yumurtalık kanseri sıklığı artmaktadır.

Obez kişilerde alt ekstremite dejeneratif eklem hastalığı sıklığı artmakta ve erken yaşta osteoartrit gelişmektedir.

Obezitenin yol açtığı hastalıklar

  • Metabolik Sendrom

  • Tip 2 Diyabet

  • İnsülin direnci

  • İnme

  • Kalp yetmezliği

  • Koroner kalp hastalığı

  • Uyku apnesi

  • Karaciğer yağlanması

  • Gastroözofajiyal Reflü

  • Polikistik Over Sendromu

  • İmmün Sistem Bozukluğu

  • Kolon kanseri

  • Meme Kanseri

  • Rahim ağzı, rahim ve over kanserleri

  • Osteoartrit

 

Obeziteyi etkileyen faktörler

 

Genetik:

Obezite etiyolojisinde genetik faktörler önemi giderek daha fazla vurgulanmaktadır. Hayvan deneyleri ve insanlar üzerindeki klinik çalışmalarda genetik mekanizmaların yemek yeme, enerji tüketiminde değişiklik ve yağ dağılımının kontrolünü düzenlediği belirtilmektedir.

Kısa süre önce birtakım gen defektlerinin de obeziteyle ilişkili olduğu anlaşılmıştır.

Hem genetik eğilimler hem de ailenin beslenme alışkanlıkları vb. çevresel faktörler beraber etki ederek çocuklarda obezite olasılığını arttırmaktadır. Mayer, obezite için var olan %10 şansın, bir ebeveyn obezse %50'ye, iki ebeveyn de obezse %80'e çıktığını belirtmektedir.

Obezitenin genetiği ile ilgili çalışmalar genellikle ikizler üzerinde yapılmış; vücut kitle indeksinin genetik geçişle aktarılabileceği düşünülmüştür. Evlat edinilen ve kendi ailesiyle yaşayan ikizler gözlendiğinde vücut kitle indeksleri ve yağ oranlarının %25-40 farklı olduğu rapor edilmiştir.

 

Yaş:

Vücuttaki yağ dokusunun hacmi yağ hücrelerinin sayıları ve büyüklükleri ile ilişkilidir. Yağ hücrelerinin sayısı doğum öncesi ve doğumu izleyen ilk yıllarda artma gösterir. Bu artış ergenliğe kadar devam etmektedir.

Obezitenin başlangıç yaşı önemli olup, bebeklik, çocukluk veya adölesan döneminde gelişebilir. Bebeklik döneminde başlayan obezitenin yaşla birlikte kendiliğinden düzelmesi mümkün olmasına karşın, çocukluk ve adölesan döneminde başlayan obezitenin erişkin dönemde de devam etme riski yüksektir.

 

Cinsiyet:

Şişmanlık her iki cinste de görülebilmektedir. Ancak yapılan çalışmalar şişmanlığın, kadınlarda erkeklere oranla daha yüksek olduğu yönündedir. Aynı yaş grubundaki kadınlar ve erkekler vücut bileşimi açısından değerlendirildiğinde, genellikle kadınlarda vücuttaki yağ miktarının, erkeklerden daha fazla olduğu belirlenmiştir. Kadınlarda, toplam vücut ağırlığının % 26.9’u, erkeklerde % 14.7’si yağ kitlesidir.

Hamilelik kadınlar arasında şişmanlık sıklığını artıran bir etkendir. Dört ve üzerinde doğum yapmış kadınların daha az doğum yapanlara göre daha şişman olduğu, ayrıca dört ve üzerinde doğum yapan kadınların daha az doğum yapmış olanlara göre 11 kat daha fazla şişmanlık riskine sahip olduğu belirlenmiştir.

 

Beslenme alışkanlıkları:

Doğumdan itibaren uygulanan beslenme şekli çocuğun beslenme alışkanlıklarını belirlemektedir. Enerjiden zengin besinlere erken başlamak ve bunları uzun süre vermek şişmanlığa yol açan ve çocuğun mide kapasitesini genişleten uygulamalardır. Şişman çocukların önemli bir oranı yetişkinlikte de şişman olmaktadır.

Öğün sıklığı ve düzeni de vücut ağırlığını etkileyen önemli faktörlerdendir. Günde üç veya daha fazla kez beslenen, öğünlerini düzenli tüketen kişilerde, günde bir veya iki kez beslenen kişilerden daha az sıklıkta obeziteye rastlanmaktadır.

 

Topbaş ve ark.(2000) yaptıkları çalışmada şişmanların günlük enerji ve yağ tüketimlerinin daha fazla olduğunu belirtmişlerdir. Başka bir araştırmada da, gece uykudan uyanıp yeme alışkanlığının fazla kilolularda (%18) normal kilolulara (%4) göre önemli ölçüde yüksek olduğu bulunmuştur.

 

Bowman ve arkadaşları (2003)’ nın Amerikalı çocuklarda obezite riskinin artması üzerine yaptıkları bir çalışmada; ev dışında yenen yemek sayısının dramatik bir şekilde arttığını, insanların daha büyük porsiyonlarda yemek yediğini, hem evlerde, hem restoranlarda porsiyonların miktar olarak büyüdüğünü, hamburger, pizza gibi yiyeceklerle ilişkili olarak çocukların fast-food restoranlarını sık olarak ziyaret ettiği, meyve, sebze ve süt alımının azaldığını saptamışlardır.

 

Fisher ve ark.(2002) ebeveynlerin kendi beslenme alışkanlıkları ve çocuklarına baskı uygulamaları gibi faktörlerin 5 yaşındaki kız çocuklarının sebze ve meyve tüketimleri üzerindeki etkilerini belirlemek amacıyla yaptıkları araştırmada 191 aileyi incelemişlerdir. Sonuçta sebze ve meyve tüketiyor olmalarının çocuklarında da benzer tüketim özellikleri görülmesine yol açtığı, ebeveyn baskısının ise çocukların sebze ve meyve tüketimini azaltıcı etki yaptığı, sebze ve meyve tüketiminin artmasıyla mikro besin elementleri alımının da arttığı, yağ alımının ise azaldığı tespit edilmiştir.

 

Sosyo – ekonomik düzey:

Gelişmiş ülkelerde obezite, düşük sosyoekonomik durumdaki ailelerde ve çocuklarda sık görülüyorken, gelişmekte olan ülkelerde ise ekonomik sorunu olmayan ailelerin çocuklarında sık görülmektedir.

 

Rakıcıoğlu ve arkadaşları (1999)’ nın devlet okulları ve özel okullarda eğitim gören çocukların beslenme durumlarına ilişkin yaptıkları bir araştırmada, çocukların öğün aralarında tüketmiş oldukları besinler farklılıklar göstermektedir. Devlet okullarına giden çocukların çoğunluğu öğün aralarında sadece evden, beslenme çantalarında getirdikleri besinleri tüketirken (%37.4), özel okullara giden çocukların çoğunluğu (%46.8) şeker, cips, bisküvi türü besinleri sıklıkla tüketmektedirler.

 

Yapılan bir çalışmada düşük ve orta sosyo-ekonomik düzeyde olan kadınların, yüksek sosyo-ekonomik düzeyde olan kadınlardan daha şişman oldukları belirlenmiştir.

 

Fiziksel aktivite:

Televizyon ve bilgisayar başında geçirilen sürenin giderek artması da hareketsiz yaşam şeklinin oluşumuna daha fazla neden olmaktadır. Televizyon izlerken atıştırma davranışı ve televizyon izlerken yenen besinlerin yüksek yağ, şeker ve tuz içermesi de enerji alımı ve harcanması arasındaki dengesizliği artırmaktadır. Bütün bunlar şişmanlığın yaygınlaşmasında önemli etken oluşturmaktadır.

 

1000 kişi ile yapılan bir prospektif çalışmada hafta içi günde 2 saatten fazla televizyon izlemenin 26 yaşında %17 fazla ağırlık, %15 düşük form, %15 artmış serum kolesterol düzeyleri ve %17 sigara içiminden sorumlu olduğu gösterilmiştir.

 

Ülkemizde yapılan çalışma verilerine göre, 20-29 yaş kadınların % 50’sinin aktivitesi çok hafif ve hafif, %45’nin orta ve ancak % 5’nin aktivite düzeyi orta üzerinde bulunmuştur. Erkeklerin fiziksel aktivitesi daha fazla ise de aktivite düzeyi yaş ilerledikçe azalmaktadır.

 

Metabolik faktörler:

Özellikle zayıflama diyetlerine dirençli çok az sayıdaki şişmanlıklar hormonal ve metabolik nedenlere dayanır. Bu tür şişmanlık, toplumdaki toplam şişmanların küçük bir bölümünü içermektedir. Bazı hormonlar bazal metabolizma hızını etkiler. Hormonal nedenle bazal metabolizma hızının yavaş oluşu, enerji harcamasını azaltarak alınan besinlerin bir bölümünün yağ şeklinde depolanmasına neden olmaktadır.

 

Psikolojik faktörler:

Emosyonel durum yani sevinçli, üzüntülü, stresli vb. olma durumunda yemek yeme düzeninin çoğu kişide değişikliğe neden olduğu belirtilmektedir. Yapılan bir çalışmada yetişkin kadınların üzüntülü ve stresli olduklarında %84’ünün, sevinçli ve heyecanlı olduklarında %50’sinin besin alımlarında değişiklik yaptıkları gözlenmiştir.

 

Kısa sürede, kontrol dışı ve rahatsız oluncaya kadar yeme (binge eating) ve bilinçsiz diyet kısıtlamaları psikopatolojik yeme bozuklukları için önemli sorun kaynağıdır. Binge eating, Amerika ve gelişmiş batı ülkelerinde ergenlik çağındaki erkeklerde %7-32, kızlarda %17-32 olup, bazı araştırmalarda kızlarda %61.6’ ya kadar yükselmektedir.

 

Şişmanlığın estetik yönden olumsuz değerlendirilmesi, özellikle ergenlik çağındaki kızlarda psikolojik sorunlara yol açmaktadır. Yeme bozukluğu ve depresyon gibi bazı ruhsal sorunlar, şişman kişilerde normal kiloda olanlara oranla daha sık görülmektedir.

Yapılan bir çalışmada şişmanlarda görülen ruhsal bozukluğun bir neden değil, maruz kaldıkları önyargılar ve dışlanma dolayısıyla bir sonuç olduğu belirtilmiştir.

 

Obezite tedavi edilebilir mi ?

  • Tıbbi beslenme tedavisi

Kilo kaybının; semptomları azaltıcı ve/veya ortadan kaldırıcı, yandaş hastalıklardan kaynaklanan sorunları giderici ve bunlarla ilgili mortaliteyi azaltıcı etkisi tartışılmazdır. Pek çok yöntem olmakla birlikte tedavideki değişmez ana ilke; alınan enerji ile tüketilen enerjinin dengelenmesidir.

 

Zayıflama sırasında kas dokusu gibi yağsız dokuların değil, yağ dokusunun kaybedilmesi önemlidir. Bu yüzden zayıflama diyetlerinde temel ilke alınan enerjinin kısıtlanması, ancak vücudun ihtiyaç duyduğu besin öğelerinin yeterli miktarda alınmasıdır. Tıbbi beslenme tedavisi kompozisyonu %20-30 yağ, %15 protein ve % 55-60 karbonhidrat içermelidir.

 

Kısa sürede fazla kilo verdiren diyet programlarının yarar yerine zarar verdiği, diyet programlarının durdurulmasından sonra verilen kiloların fazlasıyla geri alındığı anlatılmalıdır. Eğitim ve psikoterapi ile obezlerin kendi sağlık şartlarına uygun olan ve diyetisyen tarafından düzenlenen, doktor kontrolündeki sağlıklı beslenme programlarının çok uzun süreler uygulanmasının gerekliliği öğretilmelidir.

 

  • Davranış tedavisi

Obezite büyük çabalar harcanarak, kısa sürelerle bireyin kendisini aşırı kısıtlamasıyla düzeltilse bile, tekrar ortaya çıkabilir. Bu nedenle obezitenin tedavisinde ‘davranış değişikliği’ tedavinin temelini oluşturmaktadır.

 

Şişmanlığın tedavisinde enerjisi kısıtlanmış diyetler ve fiziksel aktivite uygulamaları şarttır ancak bu çoğu zaman yeterli olmayabilir. Bu tezi destekler bir çalışmada BKİ’ si 32,8 olan 36 şişman erkeğe 2 ay süresince çok düşük enerjili diyet ve fiziksel egzersiz uygulanmıştır. Sonrasında 6 ay boyunca koruma programına alınan denekler, daha sonra aylık takiplerle toplam 2 yıl süresince izlenmişlerdir. Beslenme tedavisi boyunca az yağlı ve lifli besinler tüketen grubun zamanla eski tüketim alışkanlıklarına döndüğü, yağlı ve şekerli besin tüketimlerinin arttığı izlenmiştir. Sonuçta, yeme davranışlarındaki değişikliklerin korunmasına yönelik tedavinin yapılması gerekliliği ileri sürülmüştür.

 

Davranış değişikliği tedavisinin temel ilkeleri, yemek yemeyle ilgili istenmeyen davranışlardan vazgeçmek, vazgeçilemeyen davranışları baskılamak veya azaltmak, istenilen yemek yeme ve egzersiz davranışlarını güçlendirmek, istenilen yemek yeme ve egzersiz davranışlarını sürdürmek ve tekrarlamak, istenmeyen yemek yeme ve egzersiz davranışlarının olumsuz sonuçlarını belirlemek ve düzenlemek, istenilen yemek yeme ve egzersiz davranışlarının olumlu sonuçlarını belirlemek ve düzenlemektir.

 

Obezite tanısı en kolay konan ancak tedavisi en güç hastalıklardan birisidir ve tedaviye uyumda hastanın motivasyonu önemli rol oynar. Tedavi için başvuran kişilere empatik, destekleyici, açıklayıcı, gerçekçi ve yol gösterici bir şekilde yaklaşılması tedaviye uyumu arttırmaktadır.

 

Davranış modifikasyonunda görüşme sıklığı da dikkat edilmesi gereken bir unsurdur. Tedavi başlangıcında ilk ay haftada 2-3 kez, sonrasında ayda en az 2 kez, koruma döneminde ise daha seyrek görüşmeler başarı için önemlidir. Bu konuda yapılan çalışmalarda, eşli terapi uygulanan tedavilerde ağırlık kayıplarının ve korunma süresinin daha uzun olduğuna ilişkin veriler elde edilmiştir.

 

  • Egzersiz tedavisi

Egzersiz, obezite tedavisinde bir alışkanlık haline getirilirse hem hastanın kilo vermesine, hem de kilosunda kalmasında yani tekrar şişmanlamamasında önemli faydalar sağlar. Maksimum kalp hızının % 60-70’ine ulaşmayı sağlayan bir egzersiz programının haftada 4-5 kez 20-30 dakika veya haftada 2-3 kez 45-60 dakika uygulanması önerilmektedir.

 

Egzersizin amacı oksijen dağılımını ve metabolik süreçleri yoluna koymak, kuvveti, dayanıklılığı geliştirmek, vücut yağını azaltmak, kas-eklem hareketlerini iyileştirmektir. Bütün bu yararlar iyi bir sağlık için gereklidir ve herkes günlük yaşamına rutin bir egzersiz programı katmalıdır.

 

Yapılan çalışmalarda, egzersiz ve beslenme tedavisinin tek başına diyet tedavisine göre daha başarılı olduğu, ayrıca egzersiz tedavisinin yağsız doku kaybını ve yeniden kilo almayı engellediği de belirtilmiştir.

 

  • İlaç tedavisi

Obezitenin ilaçla tedavisi de diyet tedavisinin yeterli olmadığı durumlarda yaygın olarak kullanılmaktadır. Günümüzde bu konuya ilişkin pek çok ilacın varlığına rağmen, güvenle kullanılabilecek uzun dönem etkinlik ve güvenlik araştırmaları yapılmış olan ilaç sayısı çok azdır.

 

  • Cerrahi tedavi

Morbid obezitenin cerrahi tedavisi 1950’lerde jejunoileal by-pass geliştirildiğinden beri bir seçenek olarak kullanılmaktadır. Çok çeşitli cerrahi yöntemler olsa da hepsinin ciddi komplikasyon riskleri söz konusudur. İntraoperatif komplikasyonlar, anestezi riskleri ve postoperatif problemler (sepsis, kör barsağın bakteriyel kontaminasyonu, yağlı karaciğer gelişmesi ve siroz) sayılabilir.

Cerrahiyi halk sağlığında sıkça kullanılacak bir yaklaşım olarak görmek imkansız olsa da morbid obezite için en etkili tedavi yöntemi olduğunu kabul etmek gerekir.

 

20/05/2013

 

Diyetisyen Pınar YETİMOĞLU

 

Kaynak: Pınar YETİMOĞLU, Bireylerin ağırlık kontrolü programlarına hazır olma durumlarının psikososyal yönlerden değerlendirilmesi, Lisans Bitirme Tezi, İstanbul Bilim Üniversitesi, 2012

 

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- Pinterest Google+ Paylaş Twitter Facebook Yazdır


>>
1
<<




Reklamlar